BİZ KİMİZ? - Blog - MEKDER Mevlana Eğitim ve Kültür Derneği

İçeriğe git

Ana menü:

BİZ KİMİZ?

Yayınlayan içinde Yazarlarımız ·
Ben Abdülhamit Çakmut, 3.12.1953 yılında Türkiye’nin en soğuk bölgesi olan Erzurum’da, fırtınalı soğuk bir kış sabahı dünyaya gelmişim. Hiç şüphe yok ki aynı dakikalarda ülkemde ve dünya ülkelerinde binlerce çocuk dünyaya merhaba dedi. Birbirinden haberi olmayan, dinleri, dilleri, ırkları, cinsiyetleri farklı binlerce masum, tertemiz, saf insan yavruları olarak dünyayla tanıştık.
Merhaba dünya, dört mevsim…. Sonbaharın hüznü, baharın bereketi, kışın zulmü, yazın coşkusu… Evet doğan her güne sevgiyle merhaba diyorum. Çocukluk çağlarımda başlayan eğitim hayatımda, kendi şahsımda şunu gözlemledim: Ben edebiyat ve musikiye istidadı olan, sanata karşı hassasiyetleri olan bir insanım. O halde kendimi bu yönde geliştirip, insanlığa hizmet edebilirim. Lise çağlarında başlamış olduğum musiki ve edebiyat eğitimim sonucunda 1981 yılında İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarında Türk Musikisi eğitimi aldım. Bu eğitim esnasında, Mevlâna’nın muhteşem fikirleriyle, onun edebiyat ve musikiye bakışına tanıklık ettim. Çeşitli tasavvuf gruplarında solist olarak ayinlere katıldım.
Bu çalışmalarda kendi kendini tanıma, anlama ve kendiyle barışık olma sanatının tasavvuftan geçtiğini öğrendim. Bu öğretiyle her an kendi nefsimle mücadele ederek, ruhumu bilgi ve sevgiyle yoğurarak, kendimi insanlığa hizmete adadım.
Her canlı doğar, büyür, gelişir ve ölür. Ölümsüz olan hiçbir şey yoktur. Evrendeki her canlı doğum ve ölüm arasındaki çizgide kendine düşen vazifesini yapmaktadır. Dünya bir döngü içindedir. Atom, galaksi, protonlar, insan vücudundaki akış bir irade ile dönmekte. Bütün dinlerde bu iradeye bizler Allah (Tanrı) diyoruz. O her şeyi gören, bilen, planlayan tek güç ve yaratılmışların en şereflisi olan insanlara huzur ve mutluluk için reçete sunmuş. Bu reçetenin temeli, insanın kendi ruh dünyası ile barışık olması, kendini tanıması ve dünyaya geliş sebebini sorgulamasıdır. Bugün 56 yaşında bir insan olarak dönüp geçmişe bakmak, yaşadığım tecrübeleri sizlerle paylaşmak istiyorum.
Gençlik yıllarımda insanlığın mutsuzluğu, insanların birbirini sömürmesi, hoşgörü ve diyalogun yokluğu beni hep rahatsız etmiştir. Dünya çok büyük ve nimetler çok. Savaş ve kavga yerine sevgi ve üretim olsa, adil bir paylaşım olsa ne iyi olurdu. İnsanlık mutsuz ve bunalımda. Çünkü bizler iyi insanlar olamadık. Dünya denen koskoca alemi kaplayan gökyüzünü hepimizi içine alan bir kubbe olarak düşününüz. Her dinden, her milleten insan… ırklar, cinsiyetler, dünyadaki yerini almış. Ve bizleri yaratan güç Allah; “Ben hepinizin Allah’ıyım ve hepinizi duymaktayım” diyor. O halde bu sevgisizlik, bu nefret niye? İşte bu arayış içinde 25 yıl önce Hz. Mevlâna ile tanıştım. Bugün insanlığın peşinde olduğu mutluluğun reçetesini sunan, bütün dinlerde, dillerde insanın peşinde olduğu Mevlâna ile tanıştım. Evet onun fikirleriyle tanışınca, onunla birlikte imiş gibi huzur buldum.
Hemen araştırmaya koyuldum. Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içinde bulunan Belh şehrinde dünyaya gelmiş. Tam 800 yıl önce bağnaz, tutucu, sanat düşmanı insanlar ve yaklaşan Moğol istilası sebebiyle zorunlu olarak ülkesinden ayrılmış. Çok yorucu bir yolculuktan sonra Selçuklu İmparatorluğu’nun başkenti Konya’ya yerleşmiş. Sultan II. Alaaddin Keykubat’ın korumasında bir dergaha yerleşmiş ve son nefesine kadar her dinden insana sevgi, hoşgörü, güzel ahlak ve adaleti anlatmıştır.
Mevlâna’nın temelinde insan vardır ve insan yaratılmışların en şereflisidir. Bütün insanlık alemi eş ve eşittir. Derisinin rengi kara ile beyaz olanın birbirine üstünlüğü yoktur. Kadın erkek de eşit yaratılmıştır. Hatta kadın erkekten bir adım öndedir. O aynı zamanda doğurgan olduğu için yaratandır. Ana rahminde çocuklar dünyaya gelir ve bu çocuklar insanlığa şekil verir. Mevlâna ile tanışınca, onun fikirlerini incelediğimde bendeki iç çatışmalar yerini sükuna bıraktı.
Aynada gördüğün sensin. Sevgiyle bakarsan sevgi görürsün, nefretle bakarsan nefret görürsün diyordu. Her ne ararsan kendinde ara diyen Mevlâna ile sufizmle tanıştım. Sufi, saf olmaktır, temiz olmaktır. Ruhumuzu her an sevgi ve hoşgörü ile yıkayıp insanlığa hizmet edersek, mutluluğu bulacağımız kesindir.
Dünyada kötüler ile iyilerin kavgası vardır ve dünya durdukça olacaktır. Bizler iyiler olarak Allah’ın eliyiz. Allah kendini ispat için daima iyilerin yanındadır. Mevlâna bir tasavvuf şairi, bir gönül adamı, bir düşünürden öte Allah’ını çok seven bir insandır. Onun Allah’la olan bağı aşık (seven) ile maşukun (sevilen) birbirine duyduğu karşılıksız aşktır. Tasavvuf, insan olma sanatıdır. Düşünen, sorgulayan, var oluş sebebini idrak eden insan etrafına kalp gözüyle baktığında bu muhteşem yapıyı görecektir.
Sonsuz gökyüzü, topraklar, ormanlar, bitkiler, böcekler, denizler… canlı, cansız tüm zerreleri bir düşününüz… Bu muhteşem yapı içinde biz kimiz? Biz insanız! Yani yaratılmışların en şereflisi. Evet, Allah bizlere yaratılmışların en şereflisi mertebesini verirken, bizlerden bu muhteşem yapıya uymamızı istiyor. Sabah yatağımızdan kalkıp, gece yatağımıza uzanıncaya kadar insanlığa hizmet etmemizin yolunu bulmamızı istiyor. Burada insanın kendi kendini tanıma sanatı başlıyor. Yolundan gitmekle iftihar ettiğim, sonsuz mutluluk duyduğum Mevlâna başlıyor. Yani, sevgi, hoşgörü, saygı, güzel ahlak başlıyor.
Mevlâna, “insanları birbirini sevmeye, hoşgörüyle kabul etmeye, haklarına saygı göstermeye sevk eden kurallar, dini, ahlaki ve hukuki kurallardır” diyor. İnsan ve Allah sevgisini taşıyan insan, başkasında gördüğü ayıbı, kusuru kendinde görür. Çünkü inanan, inananın aynasıdır.
Mevlâna, insanlara dinler üstü bakar. Ona göre dinler arasındaki ihtilaf, ayrılık; gidiş tarzında, ibadet ediş şekillerindedir. Yoksa, yolun hakikatinde değildir. Evrende basamak basamak, göklere kadar giden merdivenler vardır. Her topluluğun bir merdiveni ve her gidişin bir gökyüzü vardır. Ve her biri öbürünün halinden habersizdir. Mevlâna diyor ki; “insanı anlatmaya kalksam zaman biter, ama söz bitmez”.

Evet, insan Tanrı değildir ama Tanrı, bütün yücelik, ululuk, yaratıcılık sırlarını insanda açıklamıştır. Yaşadığım olaylarda gördüm ki, Mevlâna öğretisinin iki önemli aşaması var. Tek tek usta bir kuyumcu gibi önce bireyleri eğitmek ve ikinci aşama da; sağlıklı, uyumlu, dengeli, adaletli ve adalet duygusunu her halükarda uygulamayı bilen, kullanan bir toplum, hatta çeşitli toplumlar dünyası oluşturmaktır.
Dil birliği, inanç ve din birliği, tarihi miras ortaklığı gibi güçlü elemanlar,  kalabalıkları bir değer etrafında toplamak için yeterlidir ve zorunludur. Dikkat edilirse bütün bu değerlerin temelinde insan vardır. Ruhuyla, bedeniyle, egolarıyla bir insan. Evrendeki her değer bu insanın emrindedir. Allah insanlara bu kadar büyük nimetleri bahşederken, insanlık neden bu nimetleri paylaşmamaktadır. İşte burada Mevlâna’nın bizlere verdiği reçeteyi kullanmamız gerekmektedir. Bu reçetede ben yoktur, ego yoktur, biz vardır, paylaşım vardır, tevazû vardır.
En hareketli gençlik çağlarımda zengin olmak, en güzel giysileri giymek, en güzel arabalara binmek, insanlara tahakküm etmek gibi hırslarım varken, Mevlâna’nın fikirleriyle tanışınca, her şeyin bir gölge oyunu olduğunu gördüm. Biz insanlar dış giysilerimize değer verirken, neden iç dünyamızı beslemiyor, mutsuz oluyorduk? Bu noktada bir insan olarak kendimle, ailemle, çocuklarımla, çevremle, ülkemle, dünya ülkeleriyle kavgayı bırakıp barış ve sevgi içinde hizmet etmeyi seçtim. Ve huzurum başladı. İnsanları değiştirmeyi değil, olduğu gibi kabul etmeyi öğrendim. İnsanları dinlemeyi, onların gözleriyle olayları analiz etmeyi öğrendim.
Mevlâna, insanlığa diyor ki: “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol”. Evet, her bir fert ayrı bir dünya, ayrı bir değer. Bütün insanlık kardeş. İnsanlık var olduğundan beri gelen bütün dinler; İncil, Tevrat, Zebur, Kur’an, hepsi insanlığın huzuru için Allah’ın kanunları olarak insanlığa indirilmiş. Hepimiz İsa, hepimiz Musa, hepimiz Muhammed’iz. Bizlerin ruh dünyasına ışık tutan tüm filozof veya mutasavvıflar bizlere sevgiyi öğretmediler mi? Evet öğrettiler. O halde biz insanlar neden kavgayı tercih ediyoruz? İnsan nefsi doymak bilmiyor. Nimetler çoğaldıkça daha çok istiyor. Dış görünüşü zenginleştikçe iç dünyası, ruhu aç kalıyor. Neden ikisi dengede tutulamıyor? İşte burada insan, durmalı, düşünmeli, diğer insanları yargılamadan önce kendine bakmalı, kendine çekidüzen vermelidir.
1999 yılında Mevlâna Eğitim ve Kültür Derneği’ni kurduğumda kendime bir ideal seçtim. Bir insan olarak bütün insanlığa aynı mesafede olmak; kimseyi yargılamadan, kim olursa olsun bize, bana gelen her insana, dinine, ırkına bakmadan sevgiyle kucaklamak, sevmek… gözlerimdeki aşkı karşımdaki insana hissettirmek. 1999 ylından beri yaptığımız tüm programlarda bu sevgi hakim oldu. Mevlâna fikirlerinin olduğu her yerde sevgi, hoşgörü oldu. Mevlevihaneler bizlerin evleri olarak bütün insanlığa açık oldu.
Yıllar önce Papa’nın İspanya ziyareti esnasında bizler de bir program için İspanya’da idik. Milyonlarca insanın, ihtiyar, genç, çocuk demeden ellerindeki ilahi notalarını nasıl bir sevgi ve huzur içinde okuduklarını gördüğümde sevinçten ağladım. Milyonlarca insan yok olmuş, tek bir insan gibi Allah’a sevgi için, huzur için, barış için yakarışta bulunuyordu. Aynı gün bizler bir sema töreni yaptık. Törende bulunan semazenler (dönen dervişler) ve musiki heyeti muhteşem bir sevgi seli ile karşılaştı. Soldan, sağa kalbinin etrafında elleri havada dönen semazen (dönen derviş) insanlığa sevgi saçtı. Kim olursan ol gel dedi… Gel, bizim kapımız ümit kapısıdır, her nasılsan öyle gel dedi.
Fikirleriyle mutlu olduğum Mevlâna’yı incelediğinizde her satırında tevazu bulursunuz. Bütün dillere çevirileri olan 25.600 beyitlik Mesnevi huzurun reçetesi, 40.000 beyitlik Divan-ı Kebir şiirleriyle sevgi şelalesidir. Semazen, Allah aşığıdır. Nefsiyle her an mücadele eden, biz olmaya gayret eden insandır. Semazenin kıyafetlerinin birer manası vardır. Başındaki kavuk (sikke) nefsinin mezar taşı, hale hale açılan eteklik (tennure) onun kefeni, belindeki kuşağı (elif-i lamet) birliği temsil eder, üzerindeki kollu cepken (gül deste) ve yakasız derviş gömleği ile sema denilen bir manevi yolculuğa çıkar. Bu yolculukta hamlıktan olgunluğa, pişmeye yol alır. Tekrar yolculuk bittiğinde kendi iç kavgası bitmiş olarak huzur içinde evrene döner.

Mevlâna gönül alıcı bir dost, şefkatli bir baba, iyi bir eş, her kesimden insana eşit mesafede olan bir gönül adamıdır. 1273 yılında hayata gözlerini kapadığında cenazesinin arkasında her dinden insanlar onun güzel bedenini taşımış ve gözyaşı dökmüştür. Biz Mevleviler, Mevlâna’nın Allah’a yani sevgiliye kavuştuğu güne Şeb-i Arus (Düğün Gecesi) diyoruz. Ve her yıl 17 Aralık tarihi her milletten, dinden insanın huzur içinde Konya’yı ziyaret ederek Mevlâna’nın manevi huzurundan sükun içinde çıktıklarını görmekteyiz.
Son söz olarak şunu ifade etmek isterim. Ey insanlık, huzur ve saadet sizin içinizde. Hepimiz bir vazife için dünyaya geldik. Bu vazifeyi layıkıyla yaparak ebedi aleme göç etmek bizlerin elinde. Yaşadığımız her an, soluduğumuz her nefes bize sevgi, sevgi, sevgi diye haykırmakta… ve bu sevgi bizim içimizde. Bize biz kadar yakın. “Ben sensem, sen de bensin; ben tensem, sen de cansın. O halde ne diye bu ayrılıklar.. geliniz sevgide bir olalım… insanlığın buna ihtiyacı var.”
Abdülhamit ÇAKMUT




Yorum yok


© 2016 MEKDER
İçeriğe dön | Ana menüye dön