CÂMİ MÛSİKÎMİZDE EZANLAR - Blog - MEKDER Mevlana Eğitim ve Kültür Derneği

İçeriğe git

Ana menü:

CÂMİ MÛSİKÎMİZDE EZANLAR

Yayınlayan içinde Yazarlarımız ·
İslâm âleminde bir mûsiki formu olarak ele alınıp işlenmesi ve şekillenmesi daha çok Osmanlılara mahsus olan dini mûsikî kısaca: a)“Cami’de toplu ibadet çerçevesinde ortaya çıkan ses mûsikîsi” olarak ifade edebileceğimiz “cami mûsikî’siyle”, b)“Bir tasavvufi anlayış çerçevesinde düzenlenen toplantılarda bazen sazlarında iştirakiyle okunan dînî eserlerin bütünü” şeklinde özetlenebilecek olan “tekke (tasavvuf) mûsikîsi olmak üzere iki yakın türdedir.

Ortak pek çok vasfı olmakla birlikte bu her iki türün beste şekilleri ve üslûpları arasında bazı farklılıkların bulunduğu da bilinmektedir. Şimdiki konumuz dışında kalması münasebetiyle tekke mûsikîsi ve şekillerini başka bir yazımda işlemek üzere bu çalışmamızı, cami mûsikîsinin günümüzde de en çok icrâ edilen şekillerinden “ezan”a ayırdık. Cami mûsikîsi, gerek ibadet esnasında ve gerekse ibadet öncesi ve sonrasında ortaya çıkan, çoğunlukla irticâle (doğaçlamaya) dayalı namelerden meydana gelen ses mûsikîsinden ibarettir. Burada en önemli unsur “namaz” olduğundan, cami mûsikîsi denilince akla namazın cemaatle îfâsı esnasında imam ve müezzin/müezzinlerin ses musikîsine dayalı faaliyetleri gelmektedir. Buna cami musikîsi formlarını ezan, salâ, temcîd, münâcât, kmet, namazın cemaatle kılınması sırasında imamın kırâatı (okuması), tesbîh, dua ve mihrâbiyye şeklinde sayabiliriz. Ayrıca tekbir, mevlid, mirâciyye ve tevşîhlerin yanı sıra ilâhi, mersiye ve naatların da zaman zaman camilerde okunduğuna şahit olunmaktadır. Çünkü pek çok dînî mûsikî formu hem camide hem de tekkede ortaklaşa icrâ edilebilmektedir. Meselâ tekkelerde zikir esnâsında zâkirler tarafından okunan “ilâhiler”le, camide terâvih namazındaki dört rek’atlar arasında okunan “Ramazan ilâhileri”; Muharrem ayında hem tekkelerde hem de camilerde okunan “mersiyeler”; tekkelerde zikrin başında ve ortasında, camilerde Cuma ve Bayram namazlarından önce okunan “na’tlar”, bu ortak icradan bazılarıdır.

Burada Cami mûsikîsinin özelliklerinden söz etmek yerinde olacaktır.

1)Cami mûsikîsinde güfte olarak adlandırabileceğimiz metinler, dinî zaruretler îcabı Arapça’dır.
2)Cami mûsikîsinde icrâlar sadece ses ile yapılmaktadır. Bu sebeple camide herhangi bir mûsikî aleti kullanılmamaktadır.
3)Cami mûsikîsine ait eserler genellikle tek kişinin icrâsına dayanmaktaysa da, yer yer yapılan toplu icrâlara “cumhur/cumhur müezzinliği adı verilmiş ve bu, dinî mûsikîde bir ıstılah olarak kullanılmıştır.

Bu kısa girişten sonra esas konumuz olan ezan bahsine dönüyorum. Arapça “çağrıda bulunmak, ilân etmek” anlamlarına gelen ezan, farz namazların vaktinin girdiğini Müslümanlara duyurmak amacıyla, bilinen cümlelerle okunan metindir. Hazret-i Peygamber (s.a.v.)’in Medine’ye hicretinin 1. yılında (diğer bir rivayete göre 2. yılında) meşru kılınan ezan, ilk olarak Ebu Amr Bilâl b. Rebâh el-Habeşî (Bilâl-i Habeşî) tarafından sabah vakti, Neccaroğullarından bir hanıma ait yüksek bir evin üstüne çıkılarak okundu. Daha sonraları Mescid-i Nebevî’nin arka tarafına yapılan yüksekçe bir yerden okunmaya başlandı. Hayatı boyunca Hazret-i Peygamber’in müezzinliğini yapan ve başta Bedir olmak üzere Peygamber’in bütün savaşlarına katılan Bilâl-i Habeşî’nin dışında Abdullah b. Ümmü Mektûm, Ebû Mahzûre Semure ve Sa’d b. Âziz (Sa’d el-Karaz) adlı sahâbiler de bizzat Resûlullah tarafından tayin edilmiş müezzinlerdir.

İcrâsı bakımından dış ezan ve iç ezan olmak üzere ikiye ayrılan ezanın minareden okunanına “dış ezan”, cami içinde okunanına da “iç ezan” denir. Türk mûsikîsinde ezan, okunduğu namaz vaktine göre seçilmiş bir makamla, kendine mahsus bir icrâ tarzı ve üslup çerçevesinde serbest olarak şöyle okunur: Hangi makamda okunacaksa, başlangıç tekbirlerinde o makamın ilk perdeleri gösterilir. Lafzatullah’ın açık olarak telaffuz edilmesine bilhassa dikkat edilmeli, “…lahu ekber” şeklinde söylenip anlaşılmasına ve benzeri prozodi hatasına meydan verilmemelidir. Ardından gelen “Eşhedü en lâilahe illallah” cümlesi de tekbirlerde kullanılan perdelerden okunur. Daha sonraki “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” cümlelerinde de makamın meyâna gelmeden önceki seyrini gösteren nağmeler yapılır. “Hayye ale’s-salâh”lar ezanın meyân kısmıdır. Bu sebeple bu kısımda tiz seslerde dolaşılır ve uygun makam geçkileri yapılır. Devam eden “Hayye ale’l-felâh”ta ise bu kısmın ikinci meyân olması sebebiyle yine meyân nağmelerinde seyredilir. Son “tekbirler”de, makamın karar perdeleri gösterildikten sonra “tehlil”de de karar verilerek ezan bitirilir.

Ezanlarda, dini mûsikînin kendine mahsus ağır başlı tavrını korumaya özen gösterilmelidir. Ezanın okunuşunda müezzinin ses rengi, perde genişliği ve yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi bilhassa mûsikî bilgisinin önemli rolü vardır. Sesin perdeli ve sürekli nağme yapacak derecede kuvvetli olmasının da ehemmiyeti büyüktür. Tâbir yerinde ise, “irticâlî bir beste” olarak ta isimlendirebileceğimiz ezan icrâsı, gerçekten ayrı bir yetenek ve hüner işidir. Özellikle karar perdelerinin ezanın en tesirli bölümleri olduğu göz önüne alındığında, bu kısımlarda daha dikkatli olunarak makamın seyrinde bir akıcılığın teminine çalışılmalıdır.

Müezzin, minarenin kıbleye açılan kapısından yani kıbleye yönelmiş olarak ezan okumaya başlar. Şerefede daima sağa doğru yürümek sûretiyle ezanı devam ettirir. Ezanlar şerefede bir kişi tarafından okunur. Ancak birden fazla minaresi bulunan camilerde karşılıklı olarak ta okunabilir. “Çifte Ezan” adı verilen bu uygulamada müezzinler, karşılıklı perde göstererek ezanı okurlar. Ayrıca birbirine yakın camilerde müezzinlerin karşılıklı olarak ezan okuduklarına da şâhit olunmaktadır.

Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedildikten sonra Osmanlı Devleti’nin başkenti olan İstanbul’un kültür ve sanat tarihinde ayrı bir yeri ve önemi bulunmaktadır. Zamanla her türlü mûsikî hareketinin de merkezi durumuna gelen İstanbul’da ezanlar genellikle şu makamlarda okunurdu: Sabah ezanı dilkeşhâverân, sabâ, dügâh; öğle ezanı sabâ, hicaz; ikindi ezanı uşşak, bayâti, hüseynî; akşam ezanı segâh, müsteâr; yatsı ezanı uşşak, nevâ, rast. Ayrıca sabah ezanından bir süre önce dilkeşhâverân makamında bir salâ vermek, arkasından da kısa bir kasîde okumak; öğle, ikindi, yatsı ezanlarından sonrada ezanın okunduğu makamdan kısa bir salâ vermek âdeti vardı.

Cuma namazında hatibin minbere çıktığı sırada cami içerisinde okunan ezana “iç ezanı” denir. Bir kişi tarafından okunan bu ezanda da dış ezandaki seyir düzeni, biraz daha kısa olarak tatbik edilir. Hatip minbere çıkarken müezzin tarafından okunan âyet ve ardından getirilen salâtü selâmda hangi makam uygulandıysa iç ezanında aynı makamda okunması gerekir. İslâm Tarihinde Hazret-i Peygamber ile Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer devirlerinde Cuma günleri sadece hutbeden önce bir iç ezan okunurdu. Ancak nüfusun giderek kalabalıklaşması üzerine Hazret-i Osman devrinden itibaren Cuma namazı için vaktin geldiğini haber vermek amacıyla dışarıda da ezan okunmaya başlandı.

Osmanlı döneminde geniş bir imam ve müezzin kadrosuna sahip bulunan selâtin camilerinde görev yapacak imam ve müezzinlerin güzel sesli ve mûsikî bilgisiyle donanmış iyi birer icrâcı olmaları ön planda tutulurdu. Bu konu ile ilgili olarak birçokları arasında Süleymaniye Vakfiyesi ve Hatice Sultan Vakfiyesi (Yenicami, Eminönü)’ni örnek olarak vermek istiyorum. Süleymaniye Vakfiyesi’nde müezzinlerde aranan özelliklerle ilgili şöyle denilmektedir: “…ve yirmidört adet ilm-i mûsikâr ve fenn-i edvâr (mûsikî ilmi) da mâhir şuab-ı makâmâtta ve tercî-i terennümâtta sâhir hûb-âvâz kimesneler müezzin olup … ve vazîfe-i yevmiyeleri beşer akçe ola…”. Müezzinlerle ilgili Yenicami Vakfiyesi’nde ise şu ifadelere yer verilmiştir: “… ve oniki nefer sıyânüt ü afâf ile mevsûf ve diyânet ü salâh ile ma’rûf fenn-i makâmâtta bînazîr, ilm-i mîkâtta basîr, nîk-ne-fes ve hûb-nefes kimesneler evkât-ı hamsede müezzinler olup münâvebe tarîkiyle ref-i savt ile minârelerde ezan okuyup… ve zikrolunan müezzinlerin her birinin cihet-i yevmiyesi onar akçeye reislerinin onikişer akçe…”. Bu ifadelerden, müezzinlerin namaz vakitlerini iyi tayin edebilen, takvâ sahibi ve pratik olarak mûsikî bakımından da iyi seviyede olmalarının gerekliliği vurgulanmaktadır. Ayrıca görüldüğü gibi ücretlerinin dolgun oluşu da, müezzinliğe verilen önemin bir göstergesidir.

Müezzinlik müessesesinin Osmanlı saray teşkilâtında da ayrı bir yeri vardı. Saray’daki Enderun Mektebi’ne alınan güzel sesli ve kabiliyetli gençlere burada mûsikî eğitimi verilir, içlerinde müezzinliğe yatkın olanlar müezzin olarak yetiştirilirdi. Müezzinler arasında ehliyetli ve en kıdemli olan “müezzinbaşı (sermüezzin)” tayin edilirdi. Osmanlı tarihinde müezzinbaşılığı ihdâs ederek müezzinlerin görevlerini bir tâlimatnâme ile belirleyen Hükümdar Sultan II. Beyazıt Han’dır. Enderun’da Has Oda mensuplarından olan hünkâr müezzini, saray mescidinin başmüezzini olduğu gibi padişahların Cuma ve Bayram namazları için gittiği camilerde de müezzinlik yapardı. Ayrıca hünkâr müezzinlerinin maiyetinde “müezzinân-ı hâssâ” denilen güzel sesli, mûsikî bilgisi ve icrâsı kuvvetli bir müezzin grubu bulunurdu. Bazı kayıtlara göre bunlar XVI. Yüzyılda onbeş kadarken XVIII. Yüzyılın ikinci yarısında sayıları otuza ulaşmıştır.

Osmanlı devrinde bestekârlığın yanı sıra sarayda musâhiblik ve ardından başmüezzinlik görevine yükselmiş meşhur mûsikîşinaslar vardır. XIX. Yüzyılın ünlü mûsikîşinaslarından Hamâmîzâde İsmail Dede Efendi, Şâkir Ağa, Hacı Hâşim Bey ve Rıfat Bey bunlardan bazılarıdır. XX. Yüzyılın ilk yarısında da müezzin ve başmüezzinler arasında seslerinin güzelliği ve mûsikî bilgileriyle âdetâ sembolleşmiş isimler vardır. Bunlar arasında Süleymâniye Camii müezzinlerinden Hâfız Şevket ve Hâfız Kemal, Üsküdar Yeni Valide Camii müezzini Hâfız Süleyman Karabacak, Beyazıt Camii müezzini Kerim Akşâhin ve Aksaray Valide Camii Başmüezzini Hâfız Cemal Efendi’yi bilhassa zikretmemiz ve daha sonraki dönemde bu isimlere Hâfız Yusuf Gebzeli’yi eklememiz gerekir. Ben burada özellikle “Ezâni” lâkabıyla tanınmış Aksaray’lı Cemal Efendi’den bahsetmek istiyorum.

Önce Üsküdar’daki Atik Valide Camii, daha sonra da Aksaray Valide Camii başmüezzini olup “Nalıncı Hâfız” lâkabıyla tanınan bir müezzinin oğlu olan Cemal Efendi, babasının vefatı üzerine Aksaray Valide Camii’ne müezzin olmuş ve son zamanlardaki rahatsızlığı sebebiyle görevinden ayrılıncaya kadar bu camide müezzinlik vazifesini sürdürmüştür. Zamanın önde gelen mevlidhan ve na’thanlarından ise de asıl şöhretini tiz perdeden okuduğu ezanlarla yapmış, 1946 yılında vefat etmiştir. Arkadaşlarından mûsikîşinas Hâfız Ali Rıza Sağman Meşhur Hâfız Sâmi Herhum adlı eserinde Cemal efendi hakkında şöyle diyor: “…Aksaray’lı Hâfız Cemal için, hiç tereddüt etmeden “Yalnız ezan okumak için yaratılmıştır.” derim. Ezanda bir Bilâl-i Sânî idi. Mevlid nasıl ki Hâfız Sâmi’de en ulvî sesini kaybetmiş ise ezan okumak ta Hâfız Cemal ile gitmiştir. Cemal, Aksaray Vâlide Camii’nin minaresinde, dirseklerini şerefenin kenarına dayayıp başını elleri arasına alarak okumaya başladığı zaman bütün muhiti bir hayranlıktır alırdı. Ezan bitinceye kadar evler, yollar, meydanlar mutlak bir sükûnet içinde kalırdı. Tramvaylar, elektrik kesilmiş gibi oldukları yerde durur, arabalar yürümez, pencereler açılır; dükkânlar, mağazalar, kahvehâneler boşalır, iş güç dururdu. Yalnız Türkler ve Müslümanlar değil, Rumlar ve Ermeniler de büyük bir hayranlıkla dinlerlerdi. Cemal’in ezan ve salâsını dinlemek için çok uzak semtlerden gelerek minare diplerinde bekleşenleri biliyoruz.” Yine aynı eserde Ali Rıza Sağman, Hâfız Cemal ile ilgili bir hatırasını anlatıyor: “…Milli Mücâdele’yi müteâkib Şehitlikleri İmar Cemiyeti tarafından Anafartalar’da mevlid okumak üzere davet edilmiştik. Şu hâfızlar bulunuyordu: Hâfız Şaşı Osman, Hâfız Cemal, Hâfız Âşir, Sultanselimli Hâfız Rıza (kendisi). Vapurumuz sabaha karşı Gelibolu önüne varmıştı. Tertip heyeti, okuma heyetinden salât ü selâm ve ezan istedi. Salât ü selâm’dan sonra Hâfız Cemal bir sabah ezanı okudu. Aman Allhım! O ne ses, o ne okuyuş, o ne aşk! Vapurumuzdan yükselip her yana yayılan bu “tevh’id sadâsı”; Anadolu, Rumeli sahillerini boyluyordu… Cemal’in o ezanı parlak bir tarihin, eşsiz bir kahramanlık hâdisesinin başlı başına bir kitabı, belgeseli, bir destanı olmuştu.” Mûsikî yazarı Rıdvan Lale, bir makalesinde Cemal Efendi’den söz ederken, onun Vâlide Camii’nde okuduğu ezanı Fatih ve Kocamustafapaşa semtlerinden dinlediğini anlatır. Cemal Efendi’nin, son zamanlarında minareye çıkamayacak kadar yaşlanınca evinin penceresinden ezan okumak zorunda kaldığı fakat bu ezanların minareden okunmadığını kimsenin fark edemediği söylenir. Aksaray Vâlide Camii başmüezzinlerinden Hasan Gökdemir, Cemal Efendi’yle ilgili şu hatırasını nakleder: “Edirne’nin kurtuluşu münasebetiyle Selimiye Camii’nde okunacak mevlide İstanbul’dan birkaç kişi çağrılmıştık. Cami, Anadolu’danda gelenler sebebiyle hınca hınç doluydu. Burada Cemal Efendi iç ezanı okurken bir ‘Hayye ales-salâh’ çekti. Bu sırada cami içerisi deniz gibi dalgalanmaya başladı. Cam kenarlarında oturanlar sanki kendilerini duvardan dışarıya atıyorlardı. Mahfelden pencere kenarından kendini yere atanları gördüm. Hayatımda öyle bir ‘Hayye ales-salâh’ işitmedim. Sanki fevka-l beşer.” Hasan Bey, 1936 yıllarında cereyan eden bir diğer hatırasını da şöyle anlatıyor: “Cemal Efendi ile Yahyâ Efendi Dergâhı’nda okunacak bir mevlid merasimi için davet edildik. Okuyucular arasında sesi tiz ve o derecede güzel bir Arap vatandaşı vardı. Mevlid’den önce ezan okunması istendi. Bu zât ile Cemal Efendi çifte ezan okumaya başladılar. Arap okuyucu tiz perdeden başlıyor, Cemal Efendi ise bir perde yüksekten ‘Hayye ales-salâh’a girince diğer zât devamını getiremeyerek ezanın geri kalan kısmınıda Cemal Efendi’ye bıraktı.”

Şimdi, kaidesine uygun okunan güzel bir ezanın insan ruhunda meydana getireceği mânevi tesirler üzerinde örnekler vermek istiyorum. Reşat Davran anlatıyor: “İngiliz Sefâreti mensuplarından bir zât İstanbul’u gezmeye gelir. Bir gün arkadaşlarıyla Sultanahmet Camii civarında dolaşırlarken müezzin öğle ezanını okumaya başlar. İngiliz, müezzinin tesirli ve âhenkli sesini hayranlık içinde ve derin bir huşû ile dinler. Ezandan sonra yollarına devam ederlerse de misafir, o ilâhî sesin etkisinden bir türlü kurtulamaz. Mısır Çarşı’sını dolaştıktan sonra Galata Köprüsü yolu ile Karaköy’e gelirler. Burada da Ziraat Bankası’nın bitişiğindeki ahşap mescidin minaresinden okunmakta olan ikindi ezanını dinledikten sonra İngiliz misafir sanki kendine gelir ve müezzine bir İngiliz Lirası ikram eder. Bu hareketinin sebebini öğrenmek isteyen arkadaşlarıyla müezzine; Eğer bu müezzin efendi de Sultanahmet’teki kadar tesirli bir ezan okumuş olsaydı ben şimdi içinizde bir İngiliz Müslüman olarak bulunacaktım. Bu zât, benim dinimde kalmamı sağladığı için onu mükâfâtlandırdım.” der.

Bestekâr, hânende, üstâd Münir Nurettin Selçuk, “Aziz İstanbul” adlı bestesinin hikâyesini anlatıyor: ‘Ben bu eserimi uzun sürede besteledim. Takdir edersiniz ki bu süre içinde devamlı o beste ile meşgul olmadım. Melodileri yerleştiriyorum, bir müddet sonra bazılarını çıkarıyorum, bilâhare ilâveler yapıyorum. Zaten bu faaliyet “artık bu eserin melodileri iyice yerleşti, eser kemâle erdi.” kanaati uyanıncaya kadar devam eder. Bestekârlıkta da eserin olgunlaşmasının belli bir zamanla kayıtlı olmadığı da mâlumdur. Bazı eserler kısa zamanda besteleniverir, bazısı çok uzun zaman alır. Eserin artık tamamlandığını hissettim. Bu düşüncelerle yattığım gecenin sabahında Beylerbeyi Camii’nde okunan sabah ezanı ile uyandım. Aman Allah’ım! O ne ilâhi sesti. Kalktım, huşû içinde ezanı dinledim. Ezan sona erince, o sırada yavrusuna ninni söyleyen bir anne canlandı gözümde. Bu, ya o anlık bir ilhamdı, ya da gerçekten kulağıma gelmişti onu pek kestiremiyorum. Bu iki motifi “Artık bitti.” dediğim eserime eklemeliyim dedim. İşte “Aziz İstanbul” da, eserin sözlerine geçmeden en başta yer alan melodik iki cümle, bu ezanı ve ninniyi sembolize eder.”

Bestekâr Yesâri Âsım Arsoy anlatıyor: “Biz bir müddet Fatih’in Yavuz Sultan Selim semtinde oturduk. Bir sabah Aksaray’lı Hâfız Cemal Efendi’nin ezanıyla uyandım. Ezan süresince vücudumun bütün âzalarının en küçük zerresine kadar tehlil getirdiğini hissettim.”

Bu yazımda, yüzyıllar boyu gökkubbede yankılanan, dînî mûsikîmizin gür sesi            ”ezanlar”ı, tarihi ve mûsikîsiyle ele aldım. Satırlarımı Mehmet Akif Ersoy’un “İstiklâl Marşı”ndaki temennisiyle noktalıyorum:
Bu ezanlar ki şehâdetleri dînin temeli Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

KAYNAKLAR
-Ali Rıza Sağman, Meşhur Hâfız Sâmi Merhum, İstanbul 1947, s.97-104
-Süleymaniye Vakfiyesi (nşr. Kemâl Edip Kürkçüoğlu), Ankara 1962, s.33
-Tâhirülmevlevî, Müslümanlıkta İbadet Tarihi, İstanbul 1963, s.58-64
-Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, İstanbul 1968, c.I, s.255-257
-(İstanbul) Yeni Camii ve Hünkar Kasrı, İstanbul tarihsiz, s.79-110
-Halil Can, “Dînî Türk Musikisi Lugatı”, Musiki Mecmuası, İstanbul 1966, sy.218, s.56
-Reşad Ekrem Koçu, “İstanbul’da Ezan Musikisi”, Hayat Tarihi Mecmuası, İstanbul 1969, sy.11, s.18-20
-Nuri Özcan, “Cemal Efendi, Aksaraylı”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c.VII, s.301-302
-a. mlf., “Ezan(mûsikî)”, a.g.e., c.XII, s.43-45

Yrd. Doç. Dr. Nuri ÖZCAN




Yorum yok


© 2016 MEKDER
İçeriğe dön | Ana menüye dön