SEMÂ’DAKİ SIRLAR - Blog - MEKDER Mevlana Eğitim ve Kültür Derneği

İçeriğe git

Ana menü:

SEMÂ’DAKİ SIRLAR

Yayınlayan içinde Yazarlarımız ·
Semâ’da ve semâ merâsiminin çeşitli bölümlerinde görünen uygulamalar bazı özel manaları içermektedir. Bunların bazı sırları görüntülediği kaynak eserlerde anılmış ve bu konuya dikkat çekilmek istenmiştir. Bu sırların ilk açıklayıcısı bizzat Mevlânâ Hazretleridir. O’nun anlatımı ile semâ’nın sırları şöyle dile getirilmiştir:
1. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Allah’ın “Ben sizin rabbiniz değilmiyim?” deyişini duyup, Rabbine kavuşmaktır.

2. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Dost’un hallerini görmek, lâhut perdelerinden Hakk’ın sırrını bulmaktır.

3. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Kendindeki varlıktan geçmek, mutlak yoklukta sonu olmayan, devamlı varlık tadını tatmaktır.

4. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Dost’un aşk çırpıntıları önünde başını top yapıp, başsız ayaksız Dost’a koşmaktır.

5. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, nefis ile harp etmek, yarı kesilmiş kuş gibi toprak ve kan içinde çırpınmaktır.

6. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Hazret-i Ya’kûb’un derdini ve devasını bilmek Yûsuf’a kavuşma kokusunu O’nun gömleğinden koklamaktır.

7. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Mûsâ Peygamberin asâsı gibi her solukta Firavunun sihirlerini yutup yok etmektir.

8. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, “Benim Allah ile öyle bir vaktim var ki, o vakitte ne Allah’a yakın bir melek, ne de bir Peygamber araya giremez.” Hadis-i şerifinde buyurulan sırdır.

9. Semâ’nın ne olduğunu biliyor musun? Semâ’, Şems-i Tebrîzî gibi gönül gözlerini açmak ve kudsî sırları görmektir.

Mevlânâ’dan sonra bugünkü şekli ile törenleşen semâ’ hakkında ise çeşitli dönemlerde yazılmış olan eserlerde birbirine yakın ifadelerle yorumlar yapılmıştır. Bunlar; Kütahyalı Ergun Çelebi’nin “İşâretu’l Beşâre”, Dîvâne Mehmet Çelebi’nin “Risâle”, İsmail Rüsûhî’nin “Minhâcu’l–Fukarâ”, Köseç Ahmet Dede’nin Arapça yazılmış “Risâle”, Şeyh Gâlib Dede’nin bu risâleye yaptığı şerhi, Nablusî’nin “Sâdâtu’l Mevleviyye” gibi eserlerdir. Bu eserlerdeki sırlı anlatım toplu olarak ifade edilirse şunlar yazılabilir.

Semâ’, kulun hakikate yönelerek ve aşkla yücelip nefsini terk ederek Hakk’ta yok oluşu ve olgunlaşmış olarak tekrar geri dönüşünün anlatımıdır. Aslında kâinatta en ufak zerreden en büyük gezegenlere kadar her şey dönmektedir. İnsanın da büyük âlem olması dolayısı ile, hücrelerinin her biri içindeki dairevî hareket, vücudundaki kanın devretmesi, topraktan gelip tekrar toprağa dönmesi, dünyada bulunuşu sebebi ile dünya ile birlikte dönüşü, kendi kontrolünde olmayan bir dönüş halidir. Semâ’, bu halin şuurla kavranmasıdır.

Hac gibi bazı ibadetlerde ve zikirlerini devran ederek yapan tasavvuf cemaatlerinde bu gibi dönüşler de söz konusudur.

Sema edilen alana “Semâhâne” denir. Sema yapılan bu alanı post ile giriş kapısı boyunca ortasından ikiye ayıran, gözle görülmeyip varsayılan çizgiye “hatt-ı istivâ” adı verilir. Bu çizginin ortadan ikiye ayırdığı dairenin bir tarafı çıkış yayı, diğer tarafı ise iniş yayıdır. Ayin sırasında bu çizgiye sadece şeyh basabilir semazenler selam vererek bu muhayyel çizgiden atlayarak geçebilirler. Devr-i Veledî sırasında Şeyh ve Semazenbaşı da bu muhayyel çizgiye basmadan selam vererek geçerler. Semazenlerin ve ayine katılanların üzerlerine giydikleri hırkaları nefislerinin kabridir. Başlarındaki sikkeleri de nefislerinin mezar taşıdır. Ayinin başında eğer daha önce bir aşr-ı şerif okunmamışsa, konusu zikri öven ayetlerden oluşan birkaç ayet okunur. Daha sonra naathan tarafından Itrî’nin bestelediği rast makamındaki “Naa’t-ı Mevlana”yı okur. Bu eser Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî tarafından yazılmış olup Hazret-i Peygamber’i öven bir eserdir. Naa’tın okunuşu, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” ayetinin, elest bezminde Allah tarafından tüm ruhlara soruluşunun ifadesidir.

Baş taksim öncesinde kudümzenbaşının kudüme yaptığı üç vuruş “kün” yani, Allah’ın “ol” emrinin ifadesidir. Oturdukları yerde ölü gibi hareketsiz duran semazenler neyin üflenişini, yani baş taksimi büyük bir huşû içinde dinlerler. Baş taksimin bitişi ile birlikte sazlar tarafından peşrev çalınmaya başlanır. Semazenler bu sırada, içlerinden “Allah” diyerek ellerini yere kuvvetlice vurup ayağa kalkarlar. Bu da, İsrafil’in “sûr” denilen boruya üflemesi ile kıyamet gününde bütün ölülerin dirileceğinin ney sesi ile hatırlatılmasıdır. Ellerin yere vurulmasının anlamı “Darb-ı Celâl” yani Allah adına vuruşla O’nun azametini ifade etmektir. Peşrevin çalınması sırasında “Devr-i Veledî” denilen selamlaşma ve semahaneyi yürüyerek devretme bölümüne başlanır. Bu bölümdeki üç selamlamanın anlamı ilme’l yakîn (ilimle biliş), ayne’l yakîn (görmekle biliş), hakka’l yakîn (olmakla biliş) denilen hakikatin kavranması safhalarını yaşamaktır. Aynı zamanda semâ’ya “mukabele” isminin verilmesi de, bu bölümde semâya katılan dervişlerin karşı karşıya gelip birbirlerini selamlaması dolayısı iledir. Bu bölümün sonunda şeyh posta gelince peşrev birkaç kudüm darbesi ile bitirilir ve kısa süren ikinci seferki ney taksimi yapılır. Bu da İsrafil’in “ sûr”a tekrar üflemesinin canlandırılışıdır. Böylece semânın diğer bölümü olan ayinin okunuşu ve semazenlerin kendi etrafında ve semahânenin içinde sağdan sola doğru hareketle dönüşleri olan dört selam bölümü başlar.

Semâzenler sıtlarındaki hırkalarını çıkarıp arkalarına bırakırlar. Siyah renkteki bu hırka cismâniyeti temsil etmekte olup, rûhâniyeti ve nûraniyeti temsil eden beyaz tennureleri ile kalıp böylece semâ ederler. Fakat bu noktada kalış olmadığı için semânın sonunda tekrer cismâniyet hırkasını alır ve geriye gelirler. Semâzenler semâya girerken kollarını çapraz olarak tutup omuzlarından avuçları ile kavrarlar. Bu halleri ile bir rakamını andırıp Hakk’ın birliğine işaret ederler. Aynı zamanda bu halleri ile lâm elif harfini andırır. Yani başını ayak yapmış vaziyette Kelime-i tevhîdin başındaki lâm elifi vücudu ile temsil eder. Semâ’a başlayınca kollarını açması ve sağ elini yukarıya, sol elini de aşağıya doğru çevirmesi “Hakk’tan aldığımızı halka ulaştırırız kendimize bir şey mâletmeyiz” anlamı taşır. Bu bölümlerin ilki olan I. Selâmda semâzen, âlemleri seyrederek bilgi ile hakikati kavrayarak, şüphelerden kurtulup Rabb’inin varlığını ve kendi kulluğunu idrak eder. II. Selâmda, yaradılıştaki nizamı görerek hayranlıkla tüm varlığı Hakk’ın birliği içinde eritir.

III. Selâmda, hayranlık duygusu aşka dönüşerek aklın aşka kurban oluşu ile tam teslimiyete ulaşır. Böylece Hakk’ta yok oluşu idrak eder. IV. Selâmda ise varlık içinde yok oluşun idraki ile manevî yolculuğu tamamlayıp tekrar geri döner. Bu selâmda Şeyh de semâ’a katılıp eli ile hırkasının göğsünü hafifçe açarak, gönlünü herkese açtığını ifade eder. Bu selâmın sonunda “Fecir” suresindeki “İrcıî” yani “Rabbin senden sen de Rabbinden hoşnut olarak geri dön kullarımın arasına katıl” anlamındaki ayete uyarak geri dönüp semâ’ya başladığı noktaya gelir sırtına maddesel dünya alemini temsil eden beşeriyet hırkasını alır. Bu sırada Kurân-ı Kerimdeki “Bakara Suresi” 115. ayetinden başlayan bir aşr-ı şerif okunur. Bu ayet “Yüzünüzü doğuya da batıya da döndürseniz Allah’ın yüzü oradadır” anlamı taşır. Yani, bu etrafınızda dönerek yaptığınız Hakk’ı arayışınız sonunda Allah’ın tecellisine dönmüş olursunuz yorumuna ulaşılır. Bundan sonra yapılacak dua ve gülbankla semâ’ tamamlanmış olur.


Y.Doç. Dr. M.Nuri UYGUN




Yorum yok


© 2016 MEKDER
İçeriğe dön | Ana menüye dön